21 Ağustos 2014
normal site için tıklayınız
Anasayfa | Son Dakika | Gündem | Yazarlar | Astroloji | Hava Durumu | Sinema | TV Rehberi
20.01.2007

İstanbul’un gelecek kábusu

Doğan HIZLAN

Geleceğe dair káhinlerin söylediğine kulak tıkarım, edebiyatçıların yazdıklarına inanırım. Çünkü onların sezgisi, bir gün gelir gerçekleşir. Jules Verne’in yazdıklarını anımsayın, bir de George Orwell’in 1984’ünü.
Tahsin Yücel’in yeni romanı Gökdelen’i okurken, gökdelenlerden gökyüzünü göremeyeceğimiz günlerin kábusunu hissettim.

Tahsin Yücel’in şehir yaşamına dair yazdığı Kumru ile Kumru’dan sonra Gökdelen, bir şehirde yaşamanın bütün sorunlarını, gittikçe parayı düşünen bir toplumdaki duygusuzluğu romana getiriyor.

Hiç kuşkusuz onda daima dikkatli bir okurun fark edebileceği, pek de kimsede bulamayacağı ince bir ironi vardır, işte Gökdelen’de Tahsin Yücel, ironiyi kullanmanın doruğuna çıkıyor.

Roman 17 Şubat 2073’te başlıyor. O tarihte İstanbul sadece gökdelenlerden ibaret bir şehir.

New York’tan daha iddialı, daha güzel bir şehir.

Sanırım bu sahneleri, romandaki kişileri tanımak için, yakın geleceği beklemeye gerek yok, çevrenize bir göz attığınızda, gökdelenleri de, çıkarın ve çıkarcının emrindeki insanları da görebilirsiniz.

Romancının, toplumumuza, kentleşmemize yaptığı göndermelerden, yeni bir insan modeli, yeni bir toplum modeli çıkarmamız mümkündür.

Özellikle yazarın özelleşmeyi sarakaya aldığı bölümleri, okurun eğlenceli bulacağından kuşkum yok.

Romanın önemli kişilerini, konusunun ana hattını bir kaç satırla tanıtalım.

Romanın başladığı tarih 2073, Cumhuriyetin 150. yılıdır.

Eski solcu, devrimci şimdinin işbilir avukatı Can Tezcan, bir yandan haksız yere mahkûm edilen yakın arkadaşı Varol Korkmaz’ın sıkıntısını yaşarken, bir yandan da gökdelen hastası müvekkili Temel Diker’in arzularını her şeye rağmen gerçekleştirmek için çabalamaktadır.

Temel Diker’in ulvi bir amacı var, Cihangir’in göbeğine bir gökdelenler serisi dikmek ve gökdelenin Boğaz’ın sularına bakan cephesinden rahatlıkla görülecek, Amerika’daki Özgürlük Heykeli’nden büyük ona benzer bir heykel dikmek. Tam Sarayburnu’na, bu vesileyle yıkamayacağı Topkapı Sarayı’nı da kapatmış olarak.

Heykelin yüzü kim olacak?

Düşünmeye ne gerek var, Temel Diker’in annesinin yüzü.

Gelin görün ki, Cihangir’deki bahçeli evin sahibi emekli memur bir türlü evini satmıyor.

Oraya sahip oluyorlar ama nasıl...

Bence romanın en trajik serüveni.

Roman ilk bakışta ütopik bir dünyayı anlatıyor, oysa gerçek üzerine kurgulanmış. İkisinin bileşiminden ortaya çıkan bir ustalık.

Gerek gökdelenler gerek insanlar, "tekbiçimlilik" kavramı çevresinde donanıyor.

Gökdelen, aslında, yozlaşan bütün sınıfların, medyadan adalete kadar geniş bir ıskalanın eleştirisi.

Gökdelen taşlaşan bir kentin romanı. "Kelebeklerin bile olmadığı" bir yaşama alanı. Olağanüstü haksızlıklarla kazanılmış olağanüstü servetlerin de teşhiri var bu kitapta.

Romanda kahramanların, kimliklerinin boyutlanmasında iki ad geçiyor.

Biri Marx diğeri de Dostoyevski’nin ünlü romanı Karamazof Kardeşler’in kahramanlarından biri Smerdiakof.

Her iki ad konusunda bilgi sahibi olanların, romandan daha çok lezzet alacakları kanısındayım.

Bahçeli evin arsasına bir türlü sahip olamıyorlar, üstelik adalet mekanizmasından da şikáyetçiler. Dönemin hükümeti çıkarttığı yasanın bir ay sonra tersini çıkartıyor, "ülkede artık suçsuzluk suç" sayılıyor.

Can Tezcan’ın gazeteci arkadaşının yardımıyla bu sorunu da çözüyorlar.

Adalet de özelleştirilmeli. Herkes bu öneriyi destekliyor, adalet de özelleşiyor.

İşte romanın bundan sonraki sayfaları, bugünkü durumu anlatıyor.

Devletin adalet binalarına sahip oluyorlar, mahkemeleri birleştirerek daha kárlı hale getiriyorlar.

Can Tezcan, çelişkili bir kişilik, geçmişiyle bugünü arasındaki baş döndürücü seyahati onu bunalıma sokuyor.

Bir romanı okurken, benim mukayese duygum harekete geçer, yazarın yarattığı kahraman birden bana tanıdığım birini çağrıştırırsa, romanı okuma tempom artar. Edebi adrenalim yükselir.

Bir de, yazar ustaca bir kahraman yaratır; onun gibi birisiyle karşılaşmamışsınızdır ama her an karşılaşacağınız bir insan imgesi yaratılır sizde.

Bunca çıkarcı arasında unutulan, ihmal edilen yok sayılan insanlar yok mu?

İşte onlar da, romancı tarafından "yılkı adamları" olarak nitelendiriyorlar. Gökdelenler kentinde adları bile geçmiyor.

Romancının, bize gelecekteki uyarılarından biri, burada "yılkı adamları"nın yaşadığını unutmamak, hesaba katmak.

Her alandan, her meslekten olumsuz tiplerin meşheri bu roman.

Tahsin Yücel’in Gökdelen’ini okuyun, yarını anlatan ama bugüne de ışıldak tutan, usta işi bir roman. İnsanlarımız, düzenimiz, toplumumuz, kentimiz üzerine düşünmeye çağırıyor. Gülümsetiyor ve rastladığımız kahramanların romanda nasıl etkileyici biçimde anlatıldığını bize gösteriyor.

KİTAPTAN

Hangi yılın hangi günündeyiz?

Aynı ses gene gürledi:

"Sana söylüyorum, avukat bey: Hangi yılın hangi ayının hangi günündeyiz şu anda? Hadi söyle, daha fazla bekletme bizi!"

Can Tezcan tüm gücünü toplamaya çalıştı o zaman.

"Bilmiyorum, efendim," diye kekeledi. "Çok özür dilerim, bilmiyorum."

Önce korkunç bir kahkaha yükseldi dört yandan, sonra yılı, ayı ve günü sormuş olan adam Can Tezcan’ı ensesinden yakalayarak tahta iskemleden kaldırıp arkadaşlarına doğru itti.

"Şu adama bakın, arkadaşlar!" dedi. "Şu adama iyi bakın: İstanbul’un enbüyük avukatı olduğu söyleniyor, ama hangi yılda, hangi ayda, hangi gündeyiz, bilmiyor!"

Adamlar Can Tezcan’ın kulaklarına ulaşmayan bir buyruk almış gibi daha sıkı ve daha dar bir halka oluşturdular. Can Tezcan soluğunu tutarak dinlemeye çalıştı, ama yüreği hızlı, fazla gürültülü çarpıyordu, hiçbir şey anlamadı konuşulanlardan. Yalnız, birkaç dakika sonra, içlerinden birinin, bayağı sinirli bir sesle "Bugün günlerden ne olduğunu bile bilmeyen bir herifi sorgulayacaksınız da ne olacak? Bir de onunla mı uğraşacağız? Kulağından tutup atarız içeriye, zıbarana kadar kalır orada!" dediğini işitti. (...)

En sonunda gözlerini açtığı zaman, kendini yatağında buldu, sağ yanında da, dingin mi dingin, Gül Tezcan gazete okumaktaydı.

Can Tezcan, en az bir dakika süresince, şaşkınlık içinde, hatta korka korka baktı karısına, sonra "Günaydın" gibi, "İyi sabahlar sevgilim" gibi, "Gazeteler ne yazıyor bu sabah?" gibi, hatta "Biliyor musun, sevgilim, çok korkunç bir düş gördüm!" gibi duruma ve saate uygun bir şey söylemek varken, incecikten bir korku içinde, ama dünyanın en doğal sorusunu sorar gibi, "Söyler misin, sevgilim. Hangi yılın hangi ayının hangi günündeyiz?" dedi.

Bir ihtimal daha var

"Sevgili dostum, büyüklerimizin söylediklerine inanmak gerekirse, memlekette demokrasi var, her şey yapılabilir, ama bizim istediğimizi kolay kolay yapmazlar, yaparlarsa da bu işi bize en az iki üç gökdelene mal olur, en iyisi biraz daha beklemek," dedi. Öyle durup düşündü bir süre, duruşma çıkışı, Sabri Serin’e söylediği bir söz geldi usuna, birkaç dakika süresince gözlerini tavana dikip sustu öyle, sonra gülümsemeye başladı, Niyorklu’nun sağ elini avucuna alıp sıktı, bir giz verircesine, "Pek de emin değilim ya bu işin bir çözümü var gibi," diye fısıldadı.

"O çözüm ne peki?"

Can Tezcan önce Varol Korkmaz’ın sandalyesinde oturuşunu, yirmi beş yıl önceki gönül ilişkisi konusundaki sorularını yanıtlayışını, sonra da Sabri Serin’e "Özel yargı Mevlüt Doğan döneminin yargısından daha kötü olmaz," deyişini anımsadı, daha da yaklaştı Niyorklu’ya, dudaklarını neredeyse kulağına yapıştırdı.

"Yargının özelleştirilmesi," dedi: "Her şey gibi yargının da toptan ve tam anlamıyla özel kesime geçmesi, yanisenin gibi bir büyük patrona satılması."

DOĞAN HIZLAN’IN SEÇTİKLERİ

Ayla KutluZaman da EskirBilgi

Marc LevyGelecek SefereCan

Gamze Reisoğlu ŞamdancıHayat Kimin Yasını Tutmuş kiDoğan Kitap

Cüneyt AyralSutyenBüke

Almudena GrandesLuluOkuyanus