22 Kasım 2009
normal site için tıklayınız
Anasayfa | Son Dakika | Gündem | Yazarlar | Astroloji | Hava Durumu | Sinema | TV Rehberi

Bunun yerine kan mı dökülsün?

Mehmet Ali BİRAND

Bazı çevreler, son günlerde yaşananları büyük bir felaket, PKK’nın ülkeyi teslim alması gibi görüyor. Ben ise, aynı sahneleri PKK’nın kendi toplumu karşısında prestijini fazla kaybetmeden teslim olma sürecini başlattığı şeklinde yorumluyorum. Bir süre için aşırılıkları bıraksak, çok daha kolay düzlüğe çıkabileceğiz.
Son günlerde yaşananlar bazı çevreleri  çok rahatsız ediyor.
 
Türkiye’nin felakete doğru yol aldığını, PKK’nın ülkeyi teslim aldığını, zafer gösterileri yaptıklarını ileri süren bir kesim var.
 
TV’lerdeki görüntüler bu şekilde yorumlanabilir... Ancak bu yorum şekli hem çok haksızlık, hem de kendi kendimize eziyet etmektir.
 
Sadece bir ar için düşünelim:
 
TV’lerde izlediğimiz görüntüler yerine, yeni terör olaylarını mı görsek daha iyi olurdu? Fidan gibi gençlerin cenazelerini, içi yanan feryad eden annelerin ağıt yakışlarını mı izleseydik?
 
Hepimiz gayet iyi biliyoruz ki, PKK bu ülkeyi teslim alamadı ve bundan sonra da hiç teslim alamaz.
 
Zaten dağdan inenler Ankara’nın “suça karışmadıysanız serbest kalırsınız” güvencesiyle teslim oldular. Yani devlet kucak açmasa gelemeyeceklerdi.
 
İlk adımların atılması sırasında dahi, açılımın Kürt Sorununu çözmeye yetmeyeceği, Kürt Sorununu çözmenin çok uzun yıllar alacağı zaten görülüyor. Geçen yıldan bu yana, başta Cumhurbaşkanı Gül olmak üzere, Başbakan ve ekibinin hedefi PKK’yı dağdan indirmekti.
 
İç ve dış koşullar öylesine olgunlaşmış ve bu durum örgütün konumunu öylesine zayıflatmıştı ki, Ankara’daki Asker-Sivil kesim düğmeye bastı.
 
Bir yanda Washington’un Irak stratejisinin Türkiye  lehine oluşması, öte yanda Erbil  ve Bağdat’ın PKK konusundaki tutumlarını değiştirmeleri, Ankara’nın önünü açtı.
 
Böyle bir ortamda, Erdoğan kolları sıvadı.
 
PKK’MI KÜRT SORUNUNDAN, YOKSA KÜRT SORUNU MU PKK’DAN ÇIKIYOR...
 
Bütün bunları hesaplamak ve planlamak kolay da, uygulamak hiçte kolay değil. Zira, her iki  sorun (Kürt sorunu ve PKK) birbirinin içine öylesine girmiş durumda ki net bir ayırım yapabilmek imkansız.
 
PKK’nın öncelikli isteklerinin başında,  Öcalan ve  üst kadroların serbest kalması, dağ kadrolarının da hapis yerine evlerine dönmesi geliyor. İlk gelenlere uygulanan muamele arkadakilerin de aynı şekilde karşılanacağı umudu doğurdu. Ancak, bir de olaya katılmış,  insan öldürmüş veya yaralamış olanlar var ki, onların affedilmesi henüz çok uzak bir olasılık gibi görünüyor.
 
İkinci sırada da siyasi istekler var. Bunları zaten biliyoruz. DTP, defalarca  açıkladı. Kürt kimliğini güvenceye almaktan, ana dilde eğitim ve  kürt kökenli vatandaşların yoğun yaşadıkları bölgelerdeki yerel yönetimlere Ankara’nın değil, seçilmişlerin hakim olmalarının sağlanması...
 
Kürt cephesindeki bu iki öncelik arasında önemli bir bağ var. Ancak henüz tam anlamıyla  anlaşılmayan, bu ikisinin arasında ki görünmez bağın koparılıp koparılmayacağı.
 
Şimdilik, PKK ile DTP sıkı paslaşıyor ve hedeflerinden ödün vermek istemiyorlar.
 
Ankara ise, önceliği PKK’ya vermiş durumda. Tüm hazırlıklar, dolaylı mesajlaşma  ve pazarlıklar, PKK’nın Kandil’den indirilmesine  yönelik.
 
ANKARA, ÖNCE PKK  DİYOR...
 
Bu pazarlıkların içeriğini çok az kişi biliyor.
 
Bağdat-Erbil ve Washington ile yapılan konuşmalar, işte bu açıdan son derece önemli. Zira, PKK’yı ikna etmenin yolu sadece Washington ve Brüksel’den geçmiyor. PKK’yı dağdan indirmeye ikna edecek asıl güç, Barzani ve Talabani’nin birlikte  hareket etmeleri ve ağırlıklarını koymaları gerekiyor. Ancak, bu ikili de Türkiye’nin Kürt sorununda da bazı adımlar atmasını istiyorlar.
 
İşte ipler bu noktada geriliyor.
 
Ankara, fazla ileri gitmek istemiyor.
 
Kürtler ise, Ankara’yı mümkün olduğu kadar ileri bir noktaya çekmeye çalışıyorlar.
 
Bu bir satranç oyunu.
 
Kim daha iyi oynarsa, o kazanacak.
 
Bugünkü konjonktür, Ankara’dan yana.
 
PKK ise güç kaybediyor. Buna rağmen, yine de Güneydoğu’da son derece yaygın bir kitleye  hükmedebiliyor. Geçtiğimiz günlerde gördüğümüz gibi, istediği anda kalabalıkları  hareketlendirip, insanları sokağa dökebiliyor.
 
Erdoğan da, çeşitli adımlarla, bölgede PKK’ya kalben katılmamış olanları yanına çekmeye çalışıyor.
 
Bu karşılıklı oyunun ne zaman biteceğini kimse bilemez.
 
PKK direnecek, güç gösterilerine girecek, Ankara da karşı ataklara geçip, son darbeyi vurmaya çalışacak.
 
Ne yazık ki, muhalefet sırf oy kaygısıyla Ankara’ya gereken desteği vermiyor.
 
Hadi destekten vazgeçtik, hiç değilse köstek olmasalar. Zira, terörden arınmış bir Türkiye  onların torunlarına da kalacak... İster Erdoğan, ister Baykal veya Bahçeli çözmüş olsun... Yeter ki, terör bitsin...
                                    *                                  *                                  *
 
YETER ARTIK.DTP BU SESİ DUYMALI
 
34 PKK’lı dağdan indiği gün, genel bir memnuniyet vardı. İnsanlar gelişmeleri umutlu bir bekleyişle izliyorlardı.
 
Ertesi gün, yaşananlar bir PKK show’a dönüştü. Aslında bu olay, PKK’nın teslim olmasıydı. Ancak, son derece ilginç bir senaryo ile adeta bir zafer gösterisine  dönüştürüldü. İlk tepkiler de başladı. Ancak, show bitmedi.
 
Diyarbakır mitingi geldi ve Ankara’ya yürüyüş çağrıları başladı.
 
Yaşananları, 1991’deki DEP’lilerin ilk meclise girişleri  sırasında Kürtçe  yemin ederek gösterdikleri  aculluğa benzettim. Nitekim onlar da, o olayın üzerinden zaman geçtikten sonra “Çok gereksiz  bir acelecilik gösterdik. Türk toplumunu kışkırttık” demişlerdi.
 
Eğer bu gösteriler abartılı şekilde sürdürülürse, korkarım bu defa da sert tepkiler yaşayabiliriz. Ancak şimdi Devlet’ten  değil, kışkırtıcılığa  ve bu süreci durdurmaya hazır o kadar çok kişi var ki, şu veya bu gruptan bir saldırı gelebilir.
 
İşte bu çerçevede Ahmet Türk’ün, dün gece Kanal D’ye verdiği demeç ilk olumlu sinyal gibi geldi. Bakalım, Türk yaklaşımını partiye kabul ettirebilecek mi?