21 Ekim 2014
normal site için tıklayınız
Anasayfa | Son Dakika | Gündem | Yazarlar | Astroloji | Hava Durumu | Sinema | TV Rehberi
08.03.2009

İşte yaşayan en pahalı Türk ressamı

Tolga TANIŞ

Londra’daki Türk müzayedesinde meşhur boksör tablosu 175 bin liraya satıldı. New York’ta açılan sergisi sırasında konuştum Taner Ceylan’la.
Yaptığı pornografik resimler yüzünden Türkiye’de hep dışlandı, galerilere bile giremedi. Türkler kendi içlerinden kimi ezmeye kalkıyorsa, o kişi eninde sonunda başarıyor.

Sotheby’s’in Türk müzayedesine göre öyle. Çünkü 20. yüzyıl ressamları Mübin Orhon ve Fahrünisa Zeyd’in iki tablosundan sonra çarşamba günü Londra’da en yüksek satış rakamına o ulaştı. Ve gizli bir alıcı "Ruhani" adlı tabloya 175 bin lira verince, Taner Ceylan 2009’a yaşayan en pahalı Türk ressamı olarak girdi.

Ceylan’la müzayededen bir gün sonra, sergi açılışı için geldiği New York’ta görüştüm. Chelsea’de açılacak 5 parçalık yeni sergisi için hazırlanırken.

Dayak yemiş bir boksörün resmedildiği "Ruhani" müzayedenin afişi olacak kadar ünlense de, Ceylan’ın asıl bilinen işleri, pornografi içeren, çok daha marjinal tablolardır. Ama eserlerinin aksine o gün mavi kotu, açık mavi gömleği ve gri hırkasıyla, karşımda sıradan görünümlü biri duruyordu.

16 yaşında kadar Almanya’da yaşamış bir işçi çocuğu Taner Ceylan. Türkiye’ye lisede gelip Mimar Sinan Güzel Sanatlar’a giriyor ve resim okumaya başlıyor. Okula girdiğinde yaşıtlarına göre ne kadar yetenekliydi bilmiyorum. Ama Alman disiplinini çoktan edindiği anlaşılıyor. Çalışma temposuyla örnek öğrenci oluyor.

MATBAALAR KATALOGLARINI BASMAYI KABUL ETMEDİ

Ceylan, cinsel tercihleri nedeniyle liseden itibaren Türkiye’de hep bazı sıkıntılar yaşamış. Ailesi destek olsa da çevresinden hep tepki görmüş. Sanatındaki tercihler ise buna bir de dışlanma duygusu eklemiş. Mesela Mimar Sinan’ın hocaları okuldan birincilikle mezun olmasına müsaade etmişler, ama son sınıfta yapmaya başladığı pornografik resimler yüzünden hiçbiri sonra ilgilenmemiş. Aynı şeyi İstanbul’daki galericilerle de yaşamış. Kimse Ceylan’la çalışmak istememiş. İstanbul’daki hiçbir matbaa, Ceylan’ın kataloglarını basmamış. Bir dönem ders verdiği Yeditepe Üniversitesi bile "müstehcen" işler yaptı diye Ceylan’ı işten atmış.

Böyle olaylar, aslında bir sanatçı için aynı zamanda büyük bir zenginlik demek. Fakat bir zamanlar vebalı muamelesi gördüğü ülke için yıllar sonra dünyanın en ünlü müzayedeevinde afiş ressamı seçilmek de doğrusu çok ironik bir durum. Dahası o ülkenin en pahalı ressamı olmak, artık çok sık karşılaştığımız bir durumun yeniden tescili gibi: Türkler kendi içinden kimi ezmeye kalkıyorsa, o kişi eninde sonunda başarıyor.

FLORYA’DA ANNE BABASIYLA MAZBUT BİR HAYATI VAR

Birçok gay gibi en büyük korkusu yaşlanmak. Vücut geliştirme yapıyor. Doğu mistizmiyle çok ilgili. "Gurularım var, onlardan ilham alıyorum" dedi. Ayrıca her gün 30 dakika meditasyon yaptığını, inançlı biri olduğunu öğrendim.

Taner Ceylan, bugün 42 yaşında. Hálá anne-babasıyla yaşıyor. "Niye gitmediniz Türkiye’den, niye bunca şeye katlandınız" diye sordum, "Ailemle ilişkim mükemmel. Hiç aklıma gelmedi" dedi.

Özel yaşamıyla ilgili konuşmak istemiyor. Sadece tekeşli olduğunu ama gözü ve kalbiyle çok sık aşık olduğunu söyledi.

Buluştuğumuz gün New York’taki birinci haftasıydı. "Her gece bir yere davet ediyorlar. Eğer burada yaşasam o tabloları üretemezdim" diye şikayet etti. Bir de, kalabalıklara girdiğinde lekelenmekten korktuğunu anlattı. "Temiz mi kaldınız" diye sordum ben de, "Az lekelenmiş" dedi.

O gün bir saat konuştuk Ceylan’la. Görüşmemiz bittiğinde ise giderken kafamda yarattığım Taner Ceylan portresi darmadağın olmuştu. Daha önce gazetecilere anlattığı o libido patlamalarının, marjinal yaşam öykülerinin aslında koskocaman bir zırh olduğuna karar verdim çünkü. Tam tersine, bir "iyi aile çocuğu" duruyordu karşımda. Sokağa çıkmayı sevmeyen, eve arkadaşlarını çağırıp çay içen, Florya’da kendine korunaklı bir dünya yaratmış, Balzac gibi bir oturuşta 8 saat çalışıp hayatı Alman disipliniyle yaşayan okullu bir ressam. Sotheby’s’in katalog kapağındaki ressam.

Rönesans ressamı gibi

Taner Ceylan, bugün dünyada sanat ve performans üzerine dönen tartışmalar açısından da iyi bir örnek. Evet, sanatçının aynı zamanda hayatının, kişiliğinin de bir performans olduğu doğru. Ceylan da tablolarında hep kendini resmediyor. Kendi vücudunu, Marc Jacobs fotoğrafı üzerine mastürbasyon yaparken kendi penisini, birkaç erkeğe oral seks yapan kadın figüründe kendi ruhunu ya da dayak yemiş boksörde kendi geçmişini boyuyor. Ancak öbür yandan, bu işler ne kadar marjinal bir sanatçıyı çağrıştırsa da, aslında hepsi Ceylan’ın Florya’daki mazbut yaşamından çıkıyor. Resmin tüm kurallarını kusursuz uygulayan, belki de çoğunuzdan daha sıkıcı bir Rönesans sanatçısı gibi.

Yeni tartışma TARGETING

Yıllardan beri reklamcıların her fırsatta anlattığı bir davranışsal hedefleme (behavioral targeting) meselesi vardır. Kabaca, kişiye özel reklam diyebilirsiniz. Yani, köpek maması reklamını sadece köpeği olanlara, çocuk bezi reklamını sadece yeni doğmuş bebeği olanlara göstermek. AOL, Yahoo gibi internet şirketleri bunun üstünde yıllardır çalışıyorlar. Ama televizyonlar için aynı şeyi söylemek mümkün değildi. Sonunda hafta içi, New York’taki kablolu yayın şirketi Cablevision’ın da bir buçuk yıldır Brooklyn’de sürdürdüğü targeting testini başardığı ve projeyi 500 bin haneye yayacağı açıklandı.

Bu targeting işinden sonra şimdi yeni bir tartışma başlayacak: Yayıncıların tüketici bilgilerini nasıl depolayacağı ve kişiler hakkında nasıl bir arşiv oluşturacağı. Tüketici dernekleri, insanların hangi programı izlediklerini kaydedemezsiniz, diyerek özel hayatın gizliliğini savunuyor. Cablevision ise projenin sadece demografik verilere göre yürüyeceğini söylüyor. Yani abonelerin sadece cinsiyet, etnik köken ve gelir durumu gibi temel verilerine bakılacağını anlatıyor. Bu, işin daha ilk aşaması. Şimdi sırada başka targeting yöntemleri açıklamaya hazırlanan başka kablo yayıncıları var. Yeni bir insan hakları meselesi olacak bu.

Gwyneth Paltrow’u arıyorsanız Goop’ta

Önceleri dergilerde ufak tanıtım yazıları çıktı. Tasarımı fena değil, içeriği derli toplu türünden olumlu yazılar. Sonra bazı haberlerde alıntılar görmeye başladım. "Bu yemek tarifi Goop’ta çıktı" gibi... Türkiye’de de ünlülerin günlük gibi yazı yazdıkları, öneriler sıraladıkları internet siteleri var. Goop da onlardan biri diye düşündüm. Ama anladığım kadarıyla, bazen bir iş tutunca tutuyor. Bir matematiği, bir formülü yok.

Geçen ay en sonunda New York Times bile oyuncu Gwyneth Paltrow’un sitesi Goop’a kapağını ayırmak zorunda kaldı. Martha Stewart ve Oprah Winfrey’den sonra Amerika’nın yeni stil ikonu Paltrow mu olacak diye... Yaptığı önerilerle dalga geçenler, gustosunu sorgulayanlar ya da Paltrow’u Marie-Antoinette gibi halktan kopuk olmakla suçlayanlar var ama hálá test yayınında olmasına rağmen bu haliyle 150 bin abone çekti Goop. Paltrow’un yeni filminin tanıtımı var bu aralar. Joaquin Phoenix’le oynadığı "Two Lovers" diye bir film. Ama Goop o kadar öne geçmiş durumda ki, filmin yönetmeni de sinirlenmiş, "Tüm ilgiyi sitenin çekmesi çok acayip" diyor.

New York’ta küçük bir şirket rapor yazdı Bloomberg alıntı yaptı, Türkiye çalkalandı

Hafta içi New York merkezli Bloomberg Haber Ajansı, Türkiye’yle ilgili bir analiz yayınladı. Başbakan Erdoğan’ın seçim öncesi halka buzdolabı dağıttığını anlatan, rüşvet imalı çok ağır bir analiz. Yazıda, geçen hafta yapılmış, yüzde 1.5 hata payıyla AKP’nin yüzde 40-45 oy alacağını öngören bir de anketten bahsediliyordu. Anketi yapan ise New York merkezli Medley Global Danışmanlık diye bir şirket gözüküyordu.

Türkiye’yle ilgili bir anketi niye New York merkezli bir şirket yapsın diye düşünüp Medley’i aradım. Orta ölçekli bir şirket. 10 yıl önce para spekülatörü George Soros’un eski politika başdanışmanı Richard Medley kurmuş. Bu konuyla şirketteki Türk analistlerden birinin ilgilendiğini söylediler. Ben de analiste ulaştım. Anketi Bloomberg için yapmamışlar. Medley, müşterilerinden biri için hazırladığı Türkiye raporuna böyle bir anket eklemiş sadece. "Anketi kim yaptı" diye sordum, önce "Söyleyemem" dedi, sonra adını veremeyeceği bir Türk şirketinin yaptığını iddia etti. Ama muhtemelen aslında hiç yapılmamış, herkesin söylediği rakamların üç aşağı beş yukarı ortalaması alınarak konulmuş tahminlerdi. Rapor da zaten ufak, rutin bir çalışma. Ancak o "rutin" ve "önemsiz" çalışma, bir şekilde Bloomberg’ün eline geçmiş. Bloomberg de, hazırladığı Türkiye analizine, rapordaki o anketi koymuş. Sonra da tüm dünyaya servis etmiş. Anladım ki, eğer New York’ta çalışıyorsanız, oturduğunuz yerden dünyayı çok kolay etkileyebiliyorsunuz.

Annie Leibovitz bir sanat simsarının eline düştü

Annie Leibovitz, Amerika’nın en ünlü portre fotoğrafçısı. John Lennon’ı öldürülmeden 5 saat önce Yoko Ono’yla son kez fotoğraflayan isim. Leibovitz’in mortgage borcunu ödeyemeyince hayatı boyunca çektiği ve çekeceği bütün fotoğrafları bir sanat simsarına ipotek ettirdiği ortaya çıktı. Üstüne Greenwich Village’daki evini de koyup karşılığında 15.5 milyon dolar borç almış. Eğer ödeyemezse ölünceye kadar o simsar için fotoğraf çekmek zorunda kalacak. Evi için de simsara kira verecek. Bu krizde, herkes Gwyneth Paltrow kadar şanslı değil.