30 Temmuz 2014
normal site için tıklayınız
Anasayfa | Son Dakika | Gündem | Yazarlar | Astroloji | Hava Durumu | Sinema | TV Rehberi
07.12.2008

Oğullarını kaybeden edebiyatçıların sönmeyen acıları

Soner YALÇIN

Sanatçı Burhan Şeşen’in gencecik oğlu müzisyen Serhan, yanlış teşhis sonucu ölüme yenik düştü.



Hayatta evlat kaybından büyük acı var mı? Oğullarını kaybeden Abdülhak Hamit, Recaizade Mahmud Ekrem, Halid Ziya Uşaklıgil, Peyami Safa, Samih Rıfat, Halit Fahri Ozansoy, Reşat Nuri Güntekin, Ümit Yaşar Oğuzcan yaşama tutunabildiler mi? Edebiyatçılar, oğullarının ölümü ardından neler yaptılar?

YIL 1899.Yer İstanbul Büyükada.Karanfil Sokağı’nda iki odalı bir sayfiye evi.Recaizade Mahmud Ekrem, eşi Güzide Hanım ile birlikte matemini sessizce burada yaşadı.

Önceleri cemiyet hayatından hoşlanan yazar, artık kimseleri görmek istemiyordu. Aksi halde yaşamın 14 yaşında ölen oğlu Nijad’ın anısına haksızlık olacağını düşünüyordu. İstisnasız her gün ağlıyordu.

Üç oğulları olmuştu: Emced, Nijad ve Ercüment.

Oğlu Emced, bakıcısının dikkatsizliği sonucu 1.5 yaşında yatağa mahkûm olmuş; 20 yıllık yaşamı boyunca hiç konuşamadan vefat etmişti.

Oğlu Nijad evin neşe kaynağıydı. Hareketli ve hep güler yüzlüydü. Edebiyata meraklıydı. Çok iyi resim yapıyordu.

Recaizade Mahmud Ekrem, oğlu Nijad’a tutkundu. Ona ayrı bir sevgisi vardı. Kuşkusuz diğer oğlu Ercüment Ekrem’i de seviyordu ama Nijad’ın yeri bambaşkaydı.






AH NİJAD

Hasret beni cayır cayır yakarken Bedenimde buzdan bir el yürüyor. Hayalin çılgın çılgın bakarken Kapanası gözümü kan bürüyor.

Dağda kırda rast getirsem bir dere Gözyaşlarımı akıtarak çağlarım. Yollardaki ufak ufak izlere
Yenin sanıp bakar bakar ağlarım.

Güneş güler, kuşlar uçar havada Uyanırlar nazlı nazlı çiçekler...
Yalnız mısın o karanlık yuvada?
Yok mu seni bir kayırır bir bekler?..

Can isterken hasret oduyla yansın Varlık beni álil álil sürüyor
Bu kayguya yürek nasıl dayansın? Bedenciğin topraklarda çürüyor!

Bu ayrılık bana yaman geldi pek, Ruhum hasta, kırık kolum kanadım. Ya gel bana, ya oraya beni çek Gözüm nûru, oğulcuğum, Nijad’ım!

(Recaizade Mahmud Ekrem) Ve Nijad yakalandığı amansız hastalıktan kurtarılamayıp ölünce Recaizade Mahmud Ekrem yıkıldı; bir türlü toparlanamadı ve Büyükada’ya sığındı.

Evlat acısı çeken tek o değildi

Büyükada’da evlat acısı çeken sadece Recaizade Mahmud Ekrem değildi.

Halid Ziya Uşaklıgil de oğlu Sadun’u erken yaşta toprağa vermişti.

Edebiyatımızın bu usta iki kalemi o yıllar Büyükada’da birbirlerine kenetlenip acılarını dindirmeye çalıştılar.

Ancak Halid Ziya Uşaklıgil’in evlat acısı hiç bitmeyecekti. Bir süre Atatürk’ün yanında da çalışmış diplomat oğlu Vedat Uşaklıgil, Arnavutluk/Tiran Büyükelçiliği’nde görev yaparken bunalıma girip intihar edecekti.

Bu intihar artık Halid Ziya Uşaklıgil için yıkım olacaktı. Çünkü, daha önceki yıllarda iki amcası Uşşakizade Yusuf ve Uşşakizade Süleyman Tevfik de intihar etmişlerdi.

Bu kadar acıyı taşıması zordu; oğlu Vedat’ın öldüğü yıl, oğlunun intiharını "Bir Acı Hikáye" adlı eserinde yazdı. Kitap bittikten sonra da yaşama gözlerini kapadı. Kim bilebilir belki de ruhundaki fırtınaları ancak böyle dindirebildi.

Recaizade Mahmud Ekrem ile Halid Ziya Uşaklıgil’in Büyükada’da yaşadıkları acı dolu günleri Ercüment Ekrem Talu şöyle yazdı:

"(Büyükada’daki) matemhanemize devam etme fedakárlığını ve vefakárlığını bir kişi gösterdi; o da Halid Ziya idi. Hafızam beni aldatmıyorsa o da, o yıl bir evladını toprağa vermişti. O da tesellisini Ada’nın sükûnetinde arayagelmişti. (...) Babam, Nijad’ını kaybettiği gün şuurunu da birlikte kaybetmekten ancak Halid Ziya ile Tevfik Fikret’in müşterek gayretleri ile masun kaldı."

Konu konuyu açıyor...

Şair Tevfik Fikret’in oğlu Haluk’un hikáyesini biliyorsunuzdur; 18 yaşında yurtdışında okumaya gitti ve din değiştirdi. O kadar çok tepki aldı ki, bir daha ne babasının cenazesine, ne mezarına, ne de yurduna gelebildi. Bu nedenle bu üç dost arasında Tevfik Fikret de evlat acısı çeken babalardan biri oldu.

Evet, konu konuyu açıyor...

Recaizade Mahmud Ekrem’in o acılı günlerinde, kendisine destek veren Halid Ziya Uşaklıgil ve Tevfik Fikret ile birlikte bir yakın dostu daha vardı: Şair İsmail Safa.

İsmail Safa aynı zamanda Nijad ve Ercüment’in yazı hocasıydı; ikisini de oğlu gibi seviyordu.

Nijad’ın ölümünden bir yıl önce bir oğlu dünyaya gelmişti. İsmini Tevfik Fikret koymuştu: Peyami Safa.

İsmail Safa sürgünde vefat ettiğinde Peyami Safa iki yaşındaydı. Babasının arkadaşlarının yardımlarıyla büyüyen Peyami Safa, yıllar sonra oğul acısı yaşayacaktı.

Biricik oğlu 22 yaşındaki Merve Safa, askerliğini yaparken rahatsızlanıp vefat edince Peyami Safa bu acıya fazla dayanamadı.

Merve ve Safa; Mekke’deki iki kutsal tepenin adıydı; Peyami Safa "kutsalını" kaybetmişti. Oğlunun ölümünden 3.5 ay sonra hayata veda etti.

Oğlunun öldüğünü dört ay sonra öğrendi

Recaizade Mahmud Ekrem, Nijad’ın acısını dindirmek için o yıllar hep yürüyüşlere çıktı. Oğlu Ercüment Ekrem Talu anlatıyor:

"Ağabeyim Nijad’ın ölümünden biraz sonra idi. Matemini unutmak değil fakat avunmak için babam ekseriya beni yanına alır, beraber kırlara uzanırdık. Bu gezintiler sessizce geçerdi. (Babam) hiç ağzını açmaz, kendisini bir gölge gibi bir iki adım geriden takip eden bana kati bir lüzum duymadıkça hitap etmezdi.

 (Bir gün) babam bitap gözlerinin eksik etmediği Nijad’ın hayaliyle meşgul, her zamanki gibi önde gidiyordu. Arkamızdan gelen bir fayton araba bize yetişti. O anda arabadan inip de bize doğru gelen birisini görünce durduk. Bu, çok zarif giyinmiş, sivrice sakallı, gözünde tek gözlük taşıyan, orta boylu bir zattı. Bize yakın gelince gözlüğü gözünden düştü, titreyen elleri babama doğru uzandı. Kucaklaştılar. Babam ağlamaya başladı. Hıçkırıklar arasında, ’Hamit’ diyordu; ’Hamit perişan oldum, Nijad’ım, Nijad’ım elden gitti’..."






GALATA KULESİ

6 Haziran 1973,
pırıl pırıl bir yaz günüydü,
aydınlıktı, güzeldi dünya,
bir adam düştü o gün galata kulesinden. kendini bir anda bıraktı boşluğa;
ömrünün baharında, bütün umutlarıyla birlikte paramparça oldu.
bir adam düştü galata kulesinden;
bu adam benim oğlumdu gencecikti Vedat, ışıl ışıldı gözleri, içi,
bütün insanlar için sevgiyle doluydu
çıktı apansız o dönülmez yolculuğa
kendini bir anda bıraktı boşluğa,
söndü güneş, karardı yeryüzü bütün
zaman durdu.
bir adam düştü galata kulesinden
bu adam benim oğlumdu;
açarken ufkunda güller alevden,
çıktı, her günkü gibi gülerek evden,
kimseye belli etmedi içindeki yangını
yürüdü, kendinden emin
sonsuzluğa doğru.
galata kulesinde bekliyordu ecel,
bir fincan kahve, bir kadeh konyak,
ölüm yolcusunun son arzusuydu bu,
bir adam düştü galata kulesinden;
bu adam benim oğlumdu.
küçücüktü bir zaman,
kucağıma alır ninniler söylerdim ona,
uyu oğlum, uyu oğlum, ninni.
bir daha uyanmamak üzere uyudu Vedat.
6 haziran 1973
galata kulesinden bir adam attı kendini;
bu nankör insanlara
bu kalleş dünyaya inat,
şimdi yine bir ninni söylüyorum ona,
uyan oğlum, uyan oğlum, uyan Vedat.

(Ümit Yaşar Oğuzcan) Şair-i Azam Abdülhak Hamit nereden bilebilirdi aynı acıyı birkaç yıl sonra kendisinin de yaşayacağını...

Tek oğluydu Abdülhak Hüseyin; ABD’de maslahatgüzardı. Öldüğünü Abdülhak Hamit’ten dört ay gizlediler. Çevresi, haberi öğrenince "inme gelmesin" diye Şair-i Azam’a alıştırarak söylemeyi tercih etmişti. "Abdülhak Hüseyin amansız bir hastalıkla mücadele ediyor" demişlerdi sürekli.

Abdülhak Hamit oğlunun ölümü yanında, yıllardır görev yaptığı devletinin biricik evladına sahip çıkmamasını hayatı boyunca affetmedi. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın ABD ile ilişkileri gerginleşince, Babıáli, maslahatgüzar Abdülhak Hüseyin’e elçiliği kapatarak yurda dön çağrısı yaptı. Ancak Abdülhak Hüseyin hastaydı; dönemedi. Hastalığına inanılmadı ve maaşı kesildi. Osmanlı Devleti ancak diplomatı ölünce olayın doğruluğundan emin oldu!

Abdülhak Hüseyin’i umursamayan devlet, kızlarına da sahip çıkmadı. Yvonne Hindiye ile Cynthia Sindiye’nin torunları bugün İngiltere’de ne yapmaktadır acaba? Savaşlar sadece devletleri yok etmiyor; aileleri de işte böyle paramparça ediyordu...

Namık Kemal’in torunu tabancayla canına kıydı

 Recaizade Mahmud Ekrem
o kederli günlerinde arkadaşı Abdülhak Hamit’in yanında olamadı; çünkü vefat etmişti. Ercüment Ekrem Talu anlatıyor:

"Ölümünün yıldönümüne rastlayan soğuk bir günde rahmetli anacığımla beraber, babamın Küçüksu’daki mezarını ziyarete gitmiştik. Abdülhak Hamit Bey’i orada bulduk. Bizden önce gelmiş, taşının üstüne oturmuş, sessiz sessiz ağlıyordu. Bu türlü dostluk şimdi nerede var? Ve ben bunu nasıl unutabilirim?"

Recaizade Mahmud Ekrem
vefat etmeden önce oğlu Nijad’ı satırlara döktü. Ortaya Türk edebiyatının bu en güzel mersiyeleri çıktı; bunlar "Nijad Ekrem" adlı iki ciltlik kitapta toplandı.

Ne acıdır:

Nijad doğduğunda Recaizade Mahmud Ekrem, üstadı Namık Kemal’den oğlu için bir kıta yazmasını rica etti. Kendisi de aynı yıl doğan Namık Kemal’in torunu Muvaffak (Menemencioğlu) için yazacaktı.

Namık Kemal ile Recaizade Ekrem birbirini o kadar seviyorlardı ki, Namık Kemal doğan oğluna "Ekrem" adını verdi.

Ama... Ölüm evlerinden hiç eksik olmuyordu sanki: Ekrem’in oğlu (adını Namık Kemal’in büyük eserinden almıştı) Cezmi, müzik öğretmeninin aşkına karşılık bulamayıp tabancayla canına kıydı.

Uzatmayayım:

Recaizade Mahmud Ekrem yaşamının son döneminde tüm sevgisini, 1909’da doğan torunu Muvakkar’a (Çiğdem Talu ile Umur Talu’nun babasıdır) verdi.

1914’te vefat etti ve vasiyeti gereği oğlu Nijad’ın mezarına defnedildi.

Sonunda yıllardır yasını tuttuğu oğluna kavuşmuştu...

Yarın bayram ve ne yazık ki Cebrail her zaman elinde bir kurbanla gelip İsmail’i kurtarmıyor.

Reşat Nuri Güntekin tövbe etti

Evlat acısına kim dayanabilir?

Reşat Nuri Güntekin, oğlu Aksel öldüğünde bir daha çocuk yapmayacağına tövbe etti. Çünkü bir daha böyle bir acıya dayanamayacağını düşündü.

 




OĞLUMA AĞIT

Güneş doğar, gözüm görmez
Zaman ağlar, Vedat diye.
Gözlerine uyku girmez
Anan ağlar Vedat diye.

Çiçek açar, kuşlar öter
Yüreğimde diken biter
Kokusu burnumda tüter
Bu can ağlar Vedat diye.

Senin yerin mezar değil
Bu dert kalbe sığar değil
Oğul! Yalnız dostlar değil
Düşman ağlar Vedat diye.

Tek elmamın yarısıydın,
O canına nasıl kıydın,
Genceciktin, akıllıydın,
Duyan ağlar Vedat diye.

Uçup gittin bir kuş gibi,
Beyninden vurulmuş gibi,
Bir felaket olmuş gibi,
Cihan ağlar Vedat diye.

Canım ciğerimden taşar,
Ayağım ardından koşar,
Sensiz Ümit nasıl yaşar,
Her an ağlar Vedat diye.

Kader bana attı pençe,
Dünyam oldu paramparça, Düşündükçe varoldukça
Baban ağlar Vedat diye

(Ümit Yaşar Oğuzcan) Ancak hayat güçlü geldi ve edilen tövbelere rağmen birkaç yıl sonra kızları Ela dünyaya geldi. Ve Aksel’in acısı biraz olsun son buldu.

Oğlu Şaman’ı kaybeden Mustafa Şekip Tunç, oğlu Yaman’ı kaybeden Ekrem Şerif Egeli, oğlu Engin’i kaybeden İhsan Kongar, oğlu Sinan’ı kaybeden Adnan Cemgil, Mustafa’yı kaybeden Mina Urgan-Cahit Irgat bu ağır savaşta ayakta durmayı zor da olsa başarabildiler.

Fakat oğul acısını hiç atlatamayan edebiyatçı babalar da vardı. Halit Fahri Ozansoy bunlardan biriydi.

Kendisi gibi gazeteci-yazar olan oğlu Gavsi Ozansoy ile pek geçinemiyorlardı. Gavsi, sürekli dergiler çıkarıp batırıyordu. Babası gibi titiz ve düzenli değildi. Kişilik olarak çok farklıydılar.

Bir gün...

Yine bir tartışma sırasında sinirlerine hákim olamayan Halit Fahri Ozansoy, oğlu Gavsi’ye, "Seni evlatlıktan reddediyorum" dedi.

 Gavsi Ozansoy kapıyı vurup çıktı. Ve birkaç ay sonra Gavsi vefat etti.

Halit Fahri Ozansoy şoke oldu.

Oğlunun ölümünden kısa bir süre sonra evinde başını masaya koymuş halde buldular; ölmüştü...

Galata Kulesi’nden atlayan şair oğlu: VEDAT

Ümit Yaşar Oğuzcan’ın babası Lütfü Oğuzcan da şairdi.

Oğluna şiir yazmıştı:

"Bak dünya ne güzel, bu sitem niye,

Ettim ben adımı sana hediye.

Mutluyum ey oğul babanım diye,

Çarptırma hicvinle cezaya beni."

Baba Lütfü Oğuzcan’ın oğluna sitem etmesinin nedeni, Ümit Yaşar’ın sık sık intihara kalkışmasıydı.

Söylenenlere göre Ümit Yaşar 24 kez intihara teşebbüs etmişti! Ve ne yazık ki bu ruh hali nedeniyle evde huzur kalmamıştı.

Bir gün...

17 yaşındaki oğlu Vedat Oğuzcan, Galata Kulesi’ne çıktı ve kendini aşağıya bıraktı.

Rivayet odur ki, cansız bedeni yerde yatarken avucundaki káğıtta bir not yazılıydı: "Baba intihar öyle edilmez böyle edilir!"

Bir genç yetenek: HATİF

Samih Rıfat’ı tanıtmak için ne yazmalıyım:

Şair, yazar, gazeteci, vali, milletvekili, müzisyen, Türk Dil Kurumu ilk başkanı, Güneş Dil Teorisi’ni yaratan tarihçilerden vs.

Samih Rıfat’ın ilk eşinden iki çocuğu oldu; Hatif ve Zeynep.

Eşi Saliha Hanım’ı genç yaşında kaybedince, Názım Hikmet’in teyzesi Münevver ile ikinci evliliğini yaptı. Şair Oktay Rıfat bu evlilikten doğdu.

Oktay Rıfat doğduğunda ağabeyi Hatif 16 yaşındaydı.






ONUN SAZI

Samih Rıfat 29 yaşında vefat eden oğlu Hatif için "Onun Sazı" şiirini yazdı:

Bir dere boyunda yüksecik bir çam Kol atmış bir yıkık damın üstüne. Dertli bir anacık, çıkar bir akşam Diker gözlerini çamın üstüne.
Oturur kıyıda düşünür ağlar
Dal budak seçilmez bir ána kadar, Tarlası kuraktır, bahçesi kıraç Bırakıp gidemez fakat kalan aç
Şehit oğlu mudur bu öksüz ağaç Demiş yurt kurtulsun kimsesiz ana
Bir tek yavrusunu vermiş vatana. Oğlunun diktiği fidan bir dalmış Büyümüş yeşermiş dal budak salmış Sazı bir dalında asılı kalmış.
Kırık tellerine vurdukça rüzgár
Saz ağlar, zavallı anacık ağlar. Samih Rıfat,
-deyim yerindeyse- ilk oğlu Hatif’in üzerine titriyordu.

Hatif de babasına benziyordu; babası gibi küçük yaşından itibaren müzik aletlerine ilgisi vardı. Çok iyi tambur çalıyordu.

Samih Rıfat oğlunu dönemin en iyi okullarında okuttu; Musevi Alyans Mektebi’ne verdi. Ardından Viyana’ya gönderdi.

Oğlu yurtdışında iken Samih Rıfat işgal yıllarında "Hatif" adıyla Sabah Gazetesi’ne makaleler yazdı.

Hatif yurtdışındaki eğitiminin ardından ülkeye döndü.

Tambur aşkı her geçen yıl büyüdü. Tamburi Cemil Bey’in öğrencisi oldu.

Amcası (İstiklal Marşı’nın ilk bestecisi) Ali Rıfat Çağatay’ın konserlerinde tamburi olarak yer aldı.

Çalışma hayatına adım atacağı sırada verem oldu. Kurtarılamadı.

Bu acı olay sonucunda babası Samih Rıfat ve amcası Ali Rıfat bir daha ellerine tambur almadılar.